|
Zeynel YILMAZ
zeynel@amasyaligazetesi.com
GEÇMİŞTEN BUGÜNE BİZİM KÖYLER….
(15.04. 2008)
Geçen yıl köyümüzden bir teyzemizin İstanbul’da vefat etmesi sonucunda
cenazeyi köye götürdük… Cenazenin defnedilmesinden sonra, evimize
gittim… Babam , anam ve yeğenlerim Özgür ile Eren geldiler, akşam geç
saatlere kadar sohbet etik, eskileri yad ettik…
Köyden, köylülerden, akrabalardan, tarlalardan konuşurken; Babam
amcasının oğlu Ahmet ağadan bahsetti… Malum, tarlaların sınır
sorunları eksik olmaz köy yerlerinde… Bu sınır senin, burası benim
derken, bizce gereksiz, basit; ama onlar için çok önemli olan
sorunlar…
Babam:
- Ahmet ağa senin, 17 sene önceki dikmiş olduğun fındığı kesmiş…
Çok şaşırdım…
- Neden? Baba! Dedim. “Kesmez! Fındık ağacının ne zararı olabilir ki…”
Babam, başladı anlatmaya… Ahmet ağaya göre ben, Ahmet ağanın tarafına
dikmişim fındığı…
Dedim ki; “Neden o tarafa dikeyim ki? O zamanlar dikmiş olsaydım, buna
müsaade ederler miydi.
Ama babam anlatırken biraz daha sinirlenmişti… Kızgın bir şekilde
anlatmaya devam ediyordu… Bende doğrusu bu 17 yıl önce diktiğim
fındığın kesilmesine üzülmüştüm ama, babama fark ettirmek istemedim…
Bir yandan da;
“ – Bos ver baba! Böyle ufak şeyler sizlerin arasını açmasın… Hem o
senin amcanın oğlu… Bu seneye kadar beraber geçinmişiniz… Değmez bu
yaştan sonra kırılmaya…” diyerek, teselli etmeye çalışıyordum .
Ahmet ağa, babamın amcasının oğlu… Ve yıllarca beraber aynı evde
yaşamışlar… Ahmet ağa ne dediyse onu yapmışlar…
Yeğenlerle beraber uzun uğraşlar sonucunda, babamı ikna edip
sakinleştirdik… Hiçbir şey, şu fani dünyada kırgınlığa değmez demeğe
çalıştık…
Sabah uykumuzu, Anamın erkenden kalkıp, evimizin önündeki harmanda
bulunan çam ağacının altındaki masanın üzerinde demlediği semaverin
sesi açtık… Bilirsiniz anaların hazırladığı sofra, padişah sofrası
gibi olur… Bize göre ise, padişah sofrasından daha da güzeldi…
Özlediğimiz o temiz, bol oksijenli ve çam kokulu havayı soluyarak
kahvaltımızı yaptık…
Kahvaltıda, yeğenlerime dedim ki; “- Bakın sizler bu günleri çok
özleyeceksiniz”. Babamı ve anamı göstererek; “Başımızdaki bu değerleri
kaybettikten sonra anlayacağız bu güzellikleri…”
Yeğenler, söylediklerimi onaylayarak, “- Haklısın” dediler… Bir anda
hayaller dünyasına daldık… Keyif çayları, ardı ardına dolduruldu…
Akşam, babamla konuşmalarımız geldi aklıma… Yeğenlerime, “- Gelin
aşağı bahçeleri bir dolanalım…” dedim.
Kalktık! Aşağı havuzun olduğu bahçeye inerken, bende yeğenlerime
anlatıyorum: İşte burası şöyleydi, şurası böyleydi…
Bahçede dut ağacının altına kadar geldik… Bu bahçede, bir karadutumuz
var ki, tadı anlatılmaz… Bu duttan, köyde sadece bizim bahçede var.
Dut ağacının altında, yakında özleyeceğimiz bu güzellikleri doyasıya
seyrediyoruz…
Bir ses gelmeye başladı… Beş dakikada bir, iki tık ediyor duruyor… Beş
dakika geçiyor ve yine aynı ses…
Yeğenlerime döndüm ve sordum; “- Bu ses nerden geliyor?”
Onlarda benim yaptığım gibi etrafa bakındılar… Ses, az aşağıda bulunan
diğer bahçemizden geliyordu. Bu bahçe; babamla, Ahmet ağanın ortak
olduğu bahçe…
Biraz daha uzandık ve baktık ki, ne görelim? Ahmet amcamız aşağıda,
akşam bu sözü edilen yerde, oturmuş, kesmiş olduğu fındığın başına ve
fındığın kökünü sökmeye çalışıyor…
Çok şaşırdık! Ama bir yandan da gülüyoruz… Ahmet amcamızın 98 yaşında
ve gücü de yetmiyor… Gücü yetmediği için iki balta vuruyor ve beş
dakika dinleniyor… Nefesi yetmiyor, biraz dinlenip, iki balta daha
vuruyor… Bu defa biraz daha uzun bekliyor ve tekrar…
Ahmet amcayı yirmi dakikadan fazla seyrettik… Yeğenlerime döndüm ve “-
Bakın, hırsı görüyor musunuz? neler yaptırıyor.”dedim.
98 yaşındaki bir aile büyüğümün, bu hırsına üzüldüm… Ama,
gülümsemekten başka yapacakta bir şey yoktu... Açıkçası bende ne
yapacağımı bilemedim… Bir taraftan bunca yıllık bir ağacın, basit bir
hırs uğruna yok olmasına üzülüyor, bir yandan da, amcamın beni görünce
korkmasından ve korkudan kalbine inmesinden çekiniyordum.
O yöne doğru gittik… Ben yinede on beş metre kala durdum ve Ahmet amca
korkmasın diye uzaktan, “- Kolay gelsin.” diye bağırdım…
Ahmet amca, sesin geldiği yöne bir baktı ve karşısında beni görünce
şaşırdı… Hiç konuşamadı… Yanına vardım ve biraz daha kendisini rahat
hissetsin diye elini öptüm… “- Ne yapıyorsun? Kolay gelsin!” dedim ve
karsısına oturdum… Tam ortamızda, kesilen fındığın kökü var… Ahmet
amca, taş kesilmişti… Fındığın köküne bakıyordu… Hala konuşamıyordu…
Bekledim biraz… “- Nasılsın, ne yapıyorsun, halin keyfin iyimi?dedim.
Ahmet amcanın ağzından ilk çıkan söz; “- Bu senin yüzünden babanla
aramız açıldı!”
“ – Neden? Ahmet baba! Benim yüzümden neden aranız açıldı?”diye
sordum…
Ahmet amca açılmıştı artık… O da rahatlamıştı ve konuşuyorduk…
“- Sen buraya bunu dikmeseydin, bu böyle olmazdı!”dedi.
Bende;
“- Neden rahatsız oluyorsunuz? Ne güzel bir ağaç dikilmiş… 17 sene
olmuş ve meyve veriyor… Bundan güzel ne olabilir?”dedim…
Ahmet amca kendince haklı nedenini anlattı:
Fındığın kesilmesinden bir gün önce, köy içinde konuşulurken,
meyvelerden konuşulduğu bir sırada, babamda; “- Zeynel, aşağı ki
havuzlu bahçeye bir fındık dikmişti, 17 sene oldu, bir serpilmiş, bir
boy vermiş; hele de bir fındığı var, hiç bu kadar yeğin ağaç
görmedim…” diye anlatır. Bunu da, Ahmet ağaya anlatırlar…
Ahmet ağa bunu duyunca, hemen oradan ayrılır ve doğruca havuzlu
bahçedeki fındığın yanına gelir… Aslında sınırın kendi yönüne doğru
gelişen bu fındığı benimsemiştir Ahmet ağa… Ama işin rengi
değişmiştir… Bakar ki, gerçekten harika bir ağaç olmuş… Fındık
ağacının dibinin sulandığını görmüş… Düşünmüş, ileride bu fındığın
bize zarı olur… Sınırı da ileriye itemem!.. Ben bundan kurtulayım!der…
Baltayı alır eline ve 17 seneyi bir anda keser…
Bütün bu olanları açıklamaya çalışan, Ahmet ağa, “- Hırsıma yenik
düştüm, kestim!” dedi.
Dinledik! Yapacak bir şey yoktu! Bir metre ileride yerde yatan fındığa
baktım içim gitti…
“- Kaç yaşındasın Ahmet baba?..” diyerek başladım söze.. “Sen,
98’indesin, babam 80’ne geliyor… Sen ve babam, bu bahçeye kaç sene
daha gelmeyi düşünüyorsunuz?” dedim.
“- Bilmem!” dedi… “- Belki yarına çıkamayacağız!..”
“- Peki! Neden bu fındığı kestin değer miydi? Bak sizler öldükten
sonra sizlerden sonrakiler gelip hatırlayacaklar eserlerinizi… Herkes
bir fazla fidan dikmek için neler yapıyor, sen hazır ağacı
kesiyorsun…”dedim…
tam ikna olduğunu düşünüyordum ki, Ahmet ağa; “- Eğer ben bunun bu
hale geleceğini bilseydim, burada tutturmazdım. Gelir gider, elimle
çeker geri yiterdim… Sizde anlayamazdınız…” dedi.
17 yıl öncesine döndüm… Bu fındığı dikerken bahçenin öbür köşesine de,
yirmiye yakın, boy boy fidan dikmiştim… Ama, ne hikmetse onlardan hiç
tutan olmamıştı. O anda bu fidanların neden tutmadıklarını anladım…
Aslında hikayenin ilginç bir yanı da, bu bahçenin babamla, amca oğlu
olan Ahmet amcanın ortak olması… Ama zamanında, babamlar kız
kardeşlerine miras kalmasın diye, Ahmet ağa demiş ki; “- Beşir, sen
sesini çıkarma! Ben üzerime yaptırayım, sana sonradan yarısını
veririm…”demiş
Babamda bu çözümü olumlu bulmuş ve sesini çıkarmamış… Ama işte gel
zaman git zaman bu bahçe ikisinin arasında sorun olmuş… Olanda benim
diktiğim fındığa olmuş…
Konuştuk… Ahmet amca dinledi… Ama fikrinin çokta değiştiğini görmedim…
Sonunda pes ettim ve, “- Ne haliniz varsa görün!”dedim. Kalktım ayağa…
Sırtımız döndük ve üç adım atmıştık ki, yukarda Ahmet amca, fındığın
kökünü sökmek için gene baltayı vurmuştu… Geriye dönmeden durdum…
Yeğenlere dedim ki, “- Bakın, biz boşuna anlattık! Ahmet ağa yine
bildiğinin doğru olduğunu sanıyor…”
Güldük! ve yürüdük…
Bugünün gençleri hala bu tür küçük meseleler yüzünden ağaç keser mi
bilmiyorum? Ama diliyorum ki, ağaçlarımız kesilmesin ve onlar bizim
umutlarımız olarak yeşersin, tükenmesin…
Ve tabi dostluklarda öyle…
|