ANASAYFA

  Ümit ÇETİN 

 

ÖTEKİ VE BAŞKALARI
29.09. 2008)

Son inceleme ve araştırmalara göre insanın aşık olmasının nedeni aynı cinsten başka birinin daha var olmasıymış. Yani dünyada sadece ikimiz kalsak diye hayal kuran sevgililer büyük olasılıkla aşklarının kökünü kazıyor olmalılar. Zira insanın sevgili olarak, eş olarak ya da arkadaş olarak birini seçmesi aslında bilinç altında üçüncü kişiye yani seçtiği kişinin hemcinsi bir diğerine “bak işte dünyada sen de varken daha başka bir sürü olasılık varken ben bunu seçtim” demesidir. Bu temelden bakıldığında insanoğlunun neden toplu yaşamı seçtiğinin küçük bir belirtisini de burada bulabiliriz sanırım.
İnsanın hem çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak hem de kendi varoluşunu anlamlandırmak için başka insanlara ihtiyaç duyması hemen hepimizin içinde olduğu çoğu şeyi açıklıyor gibi. Birbirimizi en kötüsünden katlanılmaz bulsak bile birbirimize ihtiyacımız olduğu gerçeği ile toplum halinde yaşıyoruz. Komşumuz var, hemşehrimiz, sevmediklerimiz, uğruna hayatımızdan bile vazgeçebileceğimizi hissettiklerimiz… Bir başkasıyla varoluyoruz diyebiliriz buna belki. Çünkü, konuşmak, sevişmek, anlatmak, dinlemek ve kavga etmek için bile başka insanlara ihtiyaç duyuyoruz.
Bizim dışımızda hissettiklerimiz bile önemli oluyor zamanla ve bunu anlıyoruz. Kendimize ait bir alan kurduğumuzda bile (küçük ailemiz, köyümüz, ilçemiz, dostlarımız,) tanıdıklarımız yanında tanımadıklarımızın da bu hayatta bir yeri olduğunu biliriz. Tanıdıklarımızla sevinçlerimizi, mutluluğumuzu, kederimizi paylaşırız çoğu kere. Düğünümüz varsa onlar da gelsin, cenazemiz varsa acımızı hafifletsin onların iyi dilekleri isteriz. Çünkü, sevinç çoğaldıkça büyüyen ve bizi de büyüten bir duygu yoğunluğudur çoğu kere. Kederlerimizse paylaştıkça azaldığını hissettiğimiz, bizi anlayan birilerinin olduğunu bilmenin anlamlanmasıyla içimizi genişleten eylemlerdendir. Çoğu kere hiç tanımadığımız insanların kaza veya ölüm haberlerini görmek bile hüzünlenmemize yeter. Bunun en büyük nedeni öteki yerine kendimizi koymamızdır. Aslında ateş düştüğü yeri yakar sonuçta ama yanan yeri anlamak için illa da ateşle harlanmak gerekli değildir. İşte ötekinin yerine kendimizi koymak ve ötekini anlamak bu nedenle önemlidir. Buradan bakıldığında ötekinin yerine kendimizi koyduğumuz kadar belki de ötekini kendimizde barındırdığımızı göz ardı ederiz. Öteki de bir ucundan bizizdir aslında.
Ötekinin başına gelen bizim de başımıza gelebilir, ötekinin de seveni vardır illa ki, ötekinin çocuğu bizim de çocuğumuz sayılır. Arthur Rimbaud “ben bir başkasıdır” derken bir ucundan da bunu kastetmiştir. İçimizde taşıdığımız benlik toplumsal hayatın bize öğrettikleriyle oluşturduğumuz bir bütündür. Bu nedenle benliğimize sinmiştir başkası . İlla ki başkalarından öğrendiklerimiz vardır. Her ne pahasına olursa olsun başkalarının varlığını gereksinir mutlu olmamız, sevinçlerimiz. Bu nedenle her benlik başkasından bir şeyler almıştır. Ben derken biraz da başkasını kastederiz bu şekilde.
Çok iyi eğitim almış, tüm kurallara uyan ve toplumsal hayatı anlayan bir yaşam sürdürsek bile bazen başkası bize tek başımıza bir iyiliğin ve mutluluğun olmadığını anımsatır. Düşünün; tüm kurallara uyarak araba kullanan biri bile olsanız, aileniz sizi çok iyi şekilde yetiştirse ve üstünüze titrese de araçla giderken kurallara uymayan biri size çarpabilir ve kaza yapabilirsiniz. Tüm kurallara uysanız da kazanın içinde siz de olursunuz. Başkası, kaçmak isteseniz bile kaçamayacağınız ve hayat varoldukça sizinle varolacak bir olgudur. Bu da iyi yönde ihtiyacınız ve paylaşımınız olan toplumsallığın bazen nasıl da hayatınızı karartan bir şey olabileceğini gösterir.
Yaşamın temeli hep çelişkilerle anlatılır olmuştur. Çelişkilerle anlatmak hem örneksemek hem de akılca kalıcı olması açısından benzersiz bir yöntemdir. Şu halde mecbur olduğumuz ve bile isteye seçtiğimiz toplumsal yaşam bazen adına medeni de desek bizi ilkel ve istemediğimiz alanlara sürükleyen bir hal alabilir. İşte bize dönüşen, biz de kendini yer yer hissetiren başkası, ötekileşen ben ve benleşen öteki şeklinde kendi içinde gidip geldikçe çelişkili bir diğer yanını açığa vurur. Sartre “başkaları cehennemdir” derken biraz da buradan anlamamızı sağlamıştır ötekini. Bazen bize iyi yönde bir şeyler katan, varlığıyla kendimizi daha anlamlı hissettiğimiz öteki, bazen cehennem olabilecek denli başkalaşabilir. Uzağımızda ve dışımızda kalabilir ya da kalsın isteriz.
Genel olarak baktığımızda ister bizi çoğaltan yanıyla öteki ile toplumsallaşalım ister varlığıyla bile bizi cehenneme çeviren başkaları olarak bulunsun her zaman olageldiği gibi toplumsal yaşama ve birlikte varolmaya mecburiyetimiz tartışılmaz bir çelişkidir. Çelişkiler sevilmez belki ama daha bir anlaşılır kılar olguları adeta, çırılçıplak soyunur kavramlar çelişkiyle. Çelişkiyi seviniz.

 

 

YOL VE YOLCU ÜZERİNE
“Dünyada sadece 11 tane kalan Telli Turnalara"
(05.08. 2008)
   Dönmek, tersten bakışla nasıl öncelikle gitmeyi gereksiniyorsa yol ve yolculuk da çok çeşitli anlamlarıyla hayatımızda var olan ve bizi var eden şeylerdendir. Öyle ya, dönmek için öncelikle geri gelmeyi isteyeceğiniz bir yerden ayrılıp başka bir yere gitmeniz gereklidir. Gitmeleri sağlayan ve üzerine türküler yakılan yollardır. O yollar ki ; çoğu sevgiliyi kavuşturmuş, çoğu kişiyi evine ulaştırmış, çoğu kişinin kahrını çekmiş, bitmezliğiyle umutsuzluk verse de kavuşmayı sağlayan anlarıyla akıllarda kalıcı yerleri olan yer yer hüzünlü yer yer sevinç dalgalarıyla sarsılan yapılardır. Her yolun sonu vardır illa ki ancak yolcuya sorarsan (sonu yokmuş hissiyle oradan oraya taşınan kişiye yani) hiç de öyle demeyecektir.
  Yol ve yolcu birbirine temelden bağlı ve ayrılmaz gibidir. Yola sorsan yolcudan şikayetlenir belki uzun uzun öykünür durumuna. Hiç hatırımı sormadan geçip gidiyorlar üzerimden diyebilir örneğin. Yolcuya sorsan çoğu kere farkında bile değildir onu ulaştıranın yol olduğunun. Yolu güzelleştiren yolcu mudur? Şehirlerarası otobüs yolculularında, cama yaslanan suratlarla yolun akıp gidişini izlemek, anılarında yeniden yeniden aklına getirip o anları sanki gitmiyormuş da anılarına doğru hayali bir geçişim kazanıyormuşsun gibidir ya bazen… İşte o anlarda yolun hakkını vermek anlamında ona bir selam göndermek ve belki hatırını sormak gereklidir.
   Yol; duruşuyla, değişmez ve hareket edemez yanıyla, gide gele kıvrımlarını dahi ezberleyebildiğin tekrarıyla bir kale gibi duruyorsa eğer; yolcu da, her geçen gün değişmesi, gelişmesi, başkalaşması ve o yoldan her geçişinde sanki yeni ve başka bir geçişmiş gibi hissetmesiyle bütünselleşir. Yol eskimez ama yolcu eskir. Sanırım yol ve yolcu arasındaki hüzünlü birlikteliğin temeli budur. Yol, hep orada varmış ve daha sonra da orada olacakmış gibi umursamaz ve aldırmaz bir duruşla bekler heveslilerini öylece. Yolcu ise değişkendir, büyür, utanır, heyecanlanır, üzülür, ağlar, sinirlenir, eskir ve en önemlisi bu ve bunun gibi hisler dışında bin bir ayrı his ve durumla yolu eskittiğini sanarak kendini eskitir ya, ironik olan budur. Yolcu yolu kullanarak bir yere vardığını düşünür, o var diye üstünden geçip gidiyordur ya da raylarının sesiyle ezgiler tutturup, vagonlarınca kendine yenilik eklediğini sanıp geçip gider. Oysa gittiği kendisidir. Hep kendinden başlar yola ve nerelere uğrarsa uğrasın, nerede mola verirse versin bir şekilde kendinde biter yolculuğu.
   Hüzün veren bir diğer şeyse yolcunun tümüyle bu dünyadan çekip gittiğinde bile o yolun, üzerinden defalarca geçilmiş olsa bile orada kalacak olmasıdır. Bu hüzün kişi yaşlanırken nasıl anılar biriktirerek ömrünün sonuna geliyorsa tam tersi olarak yolun da üzerinden çekip giden, geçip duran onca yolcuya rağmen duruşunu korumasıdır. Yola bakarak hüzünlenmenin, onu izleyerek rahatlamanın, ona bakarak iç geçirmenin belki de temeli bu hiç birleşemez ve fakat hiç de birbirinden ayrı kalamaz yol- yolcu ilişkisidir sanırım.
   Belki de bu anlatıp durduğumuz çelişkilerin sıcak bütünlüğünden olsa gerek hayat tarif edilirken çokça kullanılır yolculuk. Yaşam her bireyin kendi kişisel sonuna doğru gittiği bir yolculuktur. Hayat denen bu yolda diye başlayan şarkılar yazılır, yolun sonuna dair türküler söylenir, yolcunun yabancılaşması ve yalnızlığı üzerine şiirler yazılır, romanlara konu olur yolda yaşanan aşklar, yol filmleri çekilir yer yer. İnsan sanat yaparken de ayrı kalamaz yollardan. Sanatçı yolculuklardan da beslenir. Ama her sıradan insanın hayatına yön veren önemsediği, o yolculuk olmasaydı olmazdı dediği yolculukları da vardır. Birbirimize anlatıp durduğumuz komik yaşanmışlıklar barındıranları olduğu kadar ağlamaklı olanlar da vardır. Bazen kara bir haber gelir. Birdenbire, hiç aklında yokken çıkıp gitmen gerekir. Yine de iyi anlar da olsa kötü hatırlanan anlar da olsa bizimdir yolculuklarımız, bize özgüdür.
   Aslında bir yere varmak için değil de sırf yolda olmak için de yolculuklara çıkılır ve asıl büyütücü olan, asıl insanın var oluşunu anlamlandıran bu tür yolculuklardır. Yolda olmak için çıkılan yolculuklarda farkına varılabilir yolların. Ve bildikçe tadını, yalnızlığını, devinip duran aynılığını belki, o aynılıktan kendine özgü ve kendine dair bir şeyler kotarmak mümkünlüğüyle asıl içine sinen şeyleri biriktirmek o tür yolculuklarla mümkündür.
   Bu yazıya sırf bir yere varmak için değil, yolda olmak amacıyla çıkılmış yolculukları anlatmak ve buradan yaşam yolculuğunda da bu tür yaşamış olmak için yaşanılan şeylerin bıraktığı izlere akıp gitmek için başladım aslında. Ama çok konuşanların ne diyeceğini bir yerde unutması ya da dedikleri arasındaki akışkan bağlantıyı kaybetmesi gibi daha konuya giremeden bitmek zorunda kaldı yazı. Yani yarım kalmış bir yolculuk gibi.
   Başka bir yazıda yeniden döneriz nasılsa deyip, yolun üstünde süzülüp durmasının dünya durdukça olması istemiyle telli turnalardan sevdiklerimize selam söylemesini isteyelim. Telli turnaların benden getirdiği selamı alınız her nerede rastlarsanız ve yolunuz nerede kesişirse onlarla.



 

YALNIZLIK BÜYÜTÜR

(28.06. 2008)


“Yalnızlığın kadarsın
Yalnızlığın mis kokmalı
Yalnızlık dediğin büyük bir zindan
Dünyanın en kalabalık zindanı” …
B.Rahmi Eyüboğlu


Yalnızlık; taşıdığı ıssızlıktan mıdır, yoksa hiç tatmadan korkulacak denli anlatılıp durulmasından mıdır bilenmez ama çoğumuzun en korktuğu şeydir belki. Sırf yaşlanınca yalnız kalmayayım diye çocuklar yaparız, şehirlerarası otobüs yolculuklarında hiç tanımadığımız kişilerle ilgili ilgisiz konular açarak sohbetleniriz ki, biraz uzak tutalım onu kendimizden. Ama bir de kendine has yönü vardır onun hemen hepimizi büyüten, eksikliğini bile hissedebileceğimiz anların gelip dayandığı.
Biraz düşünüldüğünde aslında hayatımıza yön veren önemli kararları alırken hep yalnız olduğumuzu anlarız. Kim ne derse desin, okuyacağımız okula da , evleneceğimiz kişiye de , yapacağımız işe de sonunda hep kendimiz karar veririz. Belki bazılarına sorup onların fikirlerini alarak hayatımıza dahil ederiz doğru ama bu hiçbir zaman en önemli kararları alırkenki yalnızlığımızı ortadan kaldırmaz. Babamız onun sözüne gittik sanır, sevgilimiz gözleriyle bizi tutsak ettiği için vazgeçemediğimizi düşünür, patronumuz beni sevip sayıyor ondan böyle yaptı der ama neticede biz kendimizle kaldığımız o anlardan birinde kendi kendimize bile olsak yalnızlığın o kalabalık zindanında karar vermişsizdir, bir başımıza. Hayatımızın geri kalan küçük kararlarında birini dinlemek veya kalabalıktan esinlenmek önemli mi ola? Yani en önemli kararları verirken yalnızsak ve bana göre o yalnızlıktan besleniyorsak önemsiz kararlarımızda ( hangi yoldan gitsem, ne yesem, bir çay daha içeyim mi gibi…) kalabalık olmak biraz anlamını yitirmiyor mu?
Belki yatılı okulun çocuk yaşta verdiği bırakılmışlık hissi ile belki erken memurluklardaki duvarlara çarpa çarpa öğrenme şekliyle ben yalnızlığımla çok erken ve kolay barıştım. Anladım yazlılığı. Doğduğumuz andaki kadar yalnızız yaşarken de biliyorum. Ama bu yalnızlığı süsleme gereğini bertaraf etmiyor ki. Şairin dediği gibi mis kokması için uğraşmak da lazım belki. Yalnızlık anına güzel yaşanmışlıklarla girmek, içten paylaşımlarla günleri akşama teslim etmek mis kokmasını sağlayabilir belki.
Yalnızlığı dilediğin zaman sokağa çıkabileceğin ve kalabalıklara karışabileceğin oranda ve yerde elde var olarak tutmak büyütücüdür. Zaten toplumdan ayrışmak ve izole olmak gibi değildir büyüten yalnızlık. Kendinle kalıp zindanında bile kalabalık olduğunu bildiğin fikirlerle kendine danışmaktır belki. Dilediğin zaman dışarıda seni şehvetle bekleyen bir kalabalık olduğunu bilerek ve bile isteye kendinle kalmaktır önemli olan. Biraz kendinle konuşacak konun varsa, hayatı seni sürüklediği yerlere ve mekânlara akarak değil de biraz da istediğin ve gücünün yettiği oranda onu bildiğin yerlere sürükleyerek yaşamaya çalışıyorsan ve illa ki birkaç dize, birkaç film, birkaç söz gezdiriyorsan belleğinde her zaman işte o kalabalık zindan, aslında aydınlığa çıkmak üzereyken küçük ve sıcak bir zaman geçirdiğin yerdir.
Hani kendini tanımak lazımsa eğer, hayatı ve yaşadığın her şeyi ve yeri vura-kıra, bata-çıka, bile-unuta tanıyorsan üstelik , yalnızlık bu süreçlerde en önemli sığınadır insanın. Kendinle kaldığında aslında dünyayla kaldığını bilirsin. Bu kalış edilgen bir duruş da değildir üstelik. Etkendir. Büyütür seni , geliştirir, durup düşünmeye vaktin olmadığı her şeyi yeniden gözden geçirmek aslında gözden kaçırmamanın bir ön şartıdır ya onun gibi. Ancak kalabalıkla yada en azından bir başka kişiyle yapman mümkün olay eylemleri bile daha bir güzelleştirir ve anlamlandırır bu yalnızlık hali. Yalnızken, kendine söylediğin yalanlardan bahsedersin mesela. Kendine dahi itiraf edemediğin korkularınla yüzleşirsin. Kendin inandığın kadar ve o oranda başkalarını ve hayatı da anlamaya başlarsın. En azından çabalarsın buna .
Hepimiz yalnız kalalım demek değil bu, öyle anlamayın lütfen. Sadece kalabalıklara karışmadan önce büyüten bir yalnızlık öneriyorum ben. Biliyorum ki; bu yalnızlıklar öyle işler ve öyle etken kılar ki insanı kendi hayatında; o yalnızlıktan çıktıktan sonra dostlarla sohbet etmek daha anlamlı, sevgiliyle meşk etmek daha derin, kalabalıkla hemhal olmak daha mümkündür. Bu anlamda yalnızlığın da kıymeti bilinmesi gereken bir nimet ve fakat asla toplumdan kopup kendinden ve yaşamdan kaçmak demek olmadığını bildiğimiz kadar şairin şu son dizelerinin üstüne de düşünmeli ve belki biraz yalnız kalmalıyız, az biraz. Çünkü yalnızlık;

…“Dinden imandan çıkarır
Ama öyle bir adam eder ki insanı”