|
Reyhan ÖZDEMİR
reyhanozdemiramasyali@hotmail.com
ŞEHZADELER ŞEHRİ AMASYA
(01.06.2008)
Anadolu'nun en eski yerleşim yerlerinden olan Amasya, belki de
anlatılması en zor şe-hirlerden biri. 7500 yıllık tarihi ile kültür
başkenti olmaya aday bir şehir.
Eski tarihte Harşena adı ile anılan Amasya, Hititlerden Perslere,
Romalılardan Osman-lılara kadar çok farklı medeniyetleri ağır-lamıştır.
Fatih Sultan Mehmet ve Yıldırım Beyazıd gibi 12 Osmanlı padişahı
şehzadeliklerini Amasya'da yaptıkları için, Amasya'ya “Şeh-zadeler
Şehri” de denmektedir.
Dünya tarihinde önemli bir yere sahip ol-masıyla beraber Amasya
Genelgesi gibi tarihsel açıklamalara ve çok önemli karar-ların
alınmasına tanıklık etmiştir.
* * *
Geçmişten bugünlere taşıdığı tarihi ve kül-türel yapısı ile insanı
büyüleyen bu şehrin bir başka özelliği ise, tam bir sevda mem-leketi
olmasıdır.
Hepimizin bildiği gibi Ferhat ile Şirin'in ya-şadığı o büyük sevdaya
dağları ile, taşları ile Amasya tanıklık etmiştir. Sonu her ne kadar
hüzünle bitse de bu öykü Amasya'yı diğer illerden ayıran çok önemli
bir özellik olarak da bilinmektedir.
* * *
Amasya'nın doğusunda Şirin için dağları delen Ferhat'tan adını alan
Ferhat Dağı, batısında ise Kırklar Dağı bulunuyor. Bu iki dağın
arasından eşsiz güzelliği ve yemyeşil edası ile Yeşilırmak geçiyor.
Yeşilırmak kıyı-larını ise tarihi ve görkemi ile Yalıboyu evleri
süslemektedir. Bütün bunların yanı sıra, Amasya'nın saymakla
bitmeyecek tarihi ve turistik yerleri arasında, Ferhat'ın Şirin'e ka-vuşmak
için kazdığı su kanalları, kral kaya mezarları, eşsiz kaplıcalar,
tarihi hamamlar, müzeler, camiler ve o muhteşem görüşü ile Borabay
Gölü görülmeye değer ve ka-çırılmaması gereken önemli yerler arasında
gösterilmektedir.
Tabi bütün bunları saymışken, Amasya'nın ününe ün katan eşsiz görünüşü
ve tadı ile hiçbir yerde eşine rastlayamayacağınız “misket elması”nı
unutmak olmaz.
Yani sizlerin de bildiği gibi Amasya öyle bir şehir ki, bir köşe
yazısı ile anlatılması mümkün değil. İçinde her şeyden fazlasıyla var…
Tarih, kültür, sanat, aşk ve daha birçok şey….
Ben bu kadar mozaiği içinde barındıran Amasya'yı, Amasya'da yaşamayan
bir Amasyalı olarak sizlere anlatmaya çalıştım.
Ümit ediyorum ki, anlatırken bile bende özlem duygusu uyandıran
Amasya, henüz gidip görmeyenler arasında da merak duygusu
uyandırabilmiştir…
Dayanağı zayıf bir
iddia…
O bir dönemin adından sıkça söz ettiren saygın siyasetçilerinden
biriydi. Geçmişte SHP, CHP gibi partilerde milletvekilliğinin yanı
sıra Kültür Bakanlığı ve Parti Genel Sekre-terliği yapmış bir isimdir.
Sizlere şimdilerde Birgün Gazetesi'nin köşe yazarlığını üstlenmiş bir
kişi olan Fikri Sağlar'dan bahsediyorum.
Geçtiğimiz hafta Birgün Gazetesi'nde yayın-lanan köşe yazısında ortaya
attığı bir iddia gündeme damgasını vurdu.
İddia hukuksal bir boyut aldığı için detay-larına çok değinmek
istemiyorum. Zaten gündemi takip edenler, bu iddianın içeriğini de
biliyor. Benim değinmek istediğim konu, iddi-anın kendinden ve Fikri
Sağlar'ın yazısından çok bu iddianın kaynağı… Neden mi? Kaynağı!
Çünkü, kaynağı bence ilginç…
Fikri Sağlar, bu iddiasına kaynak olarak, AKP'li bir hukukçuyu
gösteriyor.
Kaynağı şüpheli bu iddia ne yazık ki Fikri Sağ-lar'ın hukuksal açıdan
uzun bir süre uğraştıra-cağa benziyor.
Sayın Sağlar gibi geçmişi parlak, bu ülkede medyaya yansımış olan
önemli yolsuzluklara kafa tutmuş, bununla ilgili bir koalisyon hükü-metini
çökertmiş, başarılı siyaset hayatının yanı sıra aydın düşünce ve
fikirleri ile örnek olmuş bir kişi, nasıl böyle kaynağı yetersiz bir
yazıyı kaleme alır, anlaşılır gibi değil…
Ben Fikri Sağlar'ın bu konuda yanıltılığını düşünüyorum. Ve Fikri
Sağlar'ı yanıltmaya çalışanların amacının orduyu yıpratmak olduğu
kanaatindeyim. Bu tür iddiaların bu kadar kolay yazılmasını doğru
bulmuyorum.
Unutulmamalıdır ki, laik demokratik hukuk anlayışı ile yönetilen bir
ülkede, kanunlara göre bir suçun işlenmiş olmasının doğruluğu
ispatlanana kadar herkes suçsuzdur ve cezalandırılamaz.
Fikri Sağlar, bu olayın doğruluğunu kanıtlayan bir belgesi varsa
çıkarmalıdır. Yoksa, sadece yıprattığı ile kalacaktır.
1 Mayıs’ta İstanbul
Ağladı
(14.05 2008)
1977’den bugüne 30 yıl geçmiş ama görünen o ki, zihniyetler hiç
değişmemiş.
Utanç verici olay ve görüntülerle bir işçi bayramı daha geride kaldı.
İnsan haklarından, hukuktan, özgürlükten, demokrasiden bahseden
iktidar, ne yazık ki karanlık yüzünü bir kez daha gösterdi. Ülkemizin
emekçilerine adeta güç ve gövde gösterisi yapan AKP’ye İstanbul polisi
az geldi. Çeşitli illerden 5.000 polis daha seferber edildi. Bir hafta
öncesinden başlayan, sendikalarla ile hükümet arasındaki gerginlik
giderek tırmandı ve son güne dayandı. Hükümet geri adım atmadı, oysa
sendikaların 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak istemeleri çok doğaldı.
AKP’nin diretmeci tavrına ve inadına kimse anlam veremezken, son sözü
söyleyen Erdoğan, illegal örgütlerin olay çıkarmaya hazırlandıklarına
dair ihbar aldıklarını açıklamakla yetindi.
1 Mayıs günü geldi kapıya dayandı. O gün sanki olağanüstü hal vardı.
Tüm yollar kapatılmış, otobüsler kaldırılmış, metro ve deniz seferleri
iptal edilmişti. Bütün bunları yaparken yine bir şeyleri
düşünememişlerdi! O gün işyerlerinin çoğu açık, okulların ise sadece
bir kısmı kapalıydı. Sabahın ilk ışıkları ile şehri kuşatan polis ve
asker, adeta 11 Eylül havası yarattı. Oysa sadece bir bayram
sabahıydı. Ellerinde karanfillerle yürüyüşe geçen işçiler neye
uğradıklarını şaşırdılar. Devletin polisi tam donanımlı savaşa
hazırlanmış gibi onların yapacağı en küçük hatayı bekliyordu.
Karşılarındaki emekçileri düşman gibi görmek için emir almışlarcasına
tek bir hareketlenme bile olmamıştı ki, işçi grubunun arasına dalan
polis, coplar ve biber gazları ile saldırıya geçti.
Öte yandan ÖDP’nin il merkezini basan polis, 30’a yakın insanı gaz
bombası ve plastik mermilerle yaraladı. Bir başka polis grubu ise,
yürüyüşe geçmeye hazırlanan ve DİSK’in binası önünde toplanan işçilere
müdahale etti. DİSK binası içine sıkıştırılan onlarca kişinin üzerine
gaz bombaları yağdıran polis, ölümle burun buruna gelen insanları
umursamadı bile. DİSK Genel Sekreteri; içeride zehirlenenler olduğunu,
buna rağmen dışarı bile çıkmalarına izin verilmediğini açıkladı.
Hızını alamayan polis, hastanelerin acil servislerine bile gaz
bombaları atarak, yaşlıların ve çocukların büyük zarar görmelerine
neden olmuştur. Ortalık adeta savaş alanı gibiydi; turistler,
gazeteciler, sıradan insanlar, bile polisin korkunç şiddetine maruz
kalmışlardır.
Aradan 1 haftadan fazla zaman geçmesine karşın halâ yankıları süren
olayda, 1 Mayısı işçiye zehir eden ikdidar, polisin kullanmasına izin
verdiği Gaz bombalarıyla bütün İstanbul’u ağlattı…
Kadın-erkek sayısız insan yaralanmış, zehirlenmiş, 500’den fazla insan
gözaltına alınmışken, Celalettin Cerrah’ın günün sonunda yaptığı
açıklama; “İstanbul’da olumsuz bir olay yaşanmadı” oldu.
Ortada bir olay yok ise, bu olup bitenler nedir sizce? Olay var demek
için, 34 kişinin daha yaşamını yitirmesi mi gerekiyordu? Açıkça
görülmektedir ki, hükümet bir krizi daha yönetememiştir. Görevleri
halkın can güvenliğini sağlamak olanlar aksi davranış sergilemiş
halkın can güvenliğini tehlikeye atarak büyük korku ve panik
yaşanmasına neden olmuşlardır. Bütün bu yaşanan insanlık dışı
eylemlerin hesabını kim verecek?
İstanbul Emniyet Müdürü ve İstanbul Valisi bütün bu yaşananların
sorumlusu olarak istifası isteniyor… Aslında hükümet istifa etse,
sorun kökten çözülecek, fakat şimdilik bunun mümkün olmadığını hepimiz
biliyoruz.
Tüm sendikaları ve emekçileri kutluyorum. Sendikalardan kimse oyuna
gelmedi, çünkü bu kez provokatörler belliydi. Bir 1977 vakası daha
yaşanabilirdi…
Bunu polis değil, sendikaların ve işçilerin sağduyulu yaklaşımları
önledi.
MNG Holding bu ödülü hak etti mi?
(29.04 2008)
Son bir haftadır bu haberle çevreciler ayaklandı. Muğla’nın Güllük
Körfezi’nde Çomça Koyu’nda yaşanan rezalet, bu ülkenin halkının ciddi
bir bölümünün Devlete ve adalete olan güven duygusunu sarsan türdendi.
Muğla’da ormanı katlederek bir turistik otel yapan MNG Holding, denizi
de yağmalayarak iskele yaptı. Otel yapımında çıkan moloz yığınlarını,
ve tonlarca hafriyatı insafsızca bir ay süreyle izinsiz denize
doldurdu. Her ne hikmetse, bu olayı kimse duymadı, görmedi!.. Ancak
bir ay sonra, olayın ortaya çıkmasının ardından iş makineleri
bağlanan, bu holdinge sadece 21.500 YTL para cezası verildi. Tüm
çevrecileri ve bizleri şok eden bu skandal bunlarla da sınırlı kalmadı
ve MNG Holding A.Ş. “Turizm Haftası” nedeniyle turizme katkılarından
dolayı Devlet tarafından ödüllendirildi. Bu ödülü MNG Holding’e
kimlerin layık gördüğü ise açıkça ortadadır. Adalet ve Kalkınma
Partisi’nin adaleti bizim adalet anlayışımızdan farklı çalışmaktadır.
Çok geçmedi, bundan sadece birkaç yıl önce (hemen hatırlayacaksınız)
Gaziantep’te baklava çalan bir çocuk 22 yıl hapis cezasına
çarptırılmıştı. Hemen ardından bir olay daha gerçekleşmiş ve bu olayda
da sadece 1 YTL gasp eden 6 çocuk, 11’er ile 22’şer yıl hapis cezası
almışlardı.
İnanılır gibi değil ama bu olaylar bizim ülkemizde yaşandı. Peki… MNG
Holding’in olayı da bu ülkede yaşanmıyor mu? Ülkemizin ormanlarını
acımasızca kendi çıkarları için katledip doğal güzellikleri yok ederek
denizlerimizi yağmalayanlar, nasıl oluyor da sadece 21.500 YTL para
cezası alıyorlar?.. Bu nasıl bir adalet anlayışı? Bu ülke hepimizin ve
sahipsiz değildir. Her santimi kanla alınan bu topraklarda bizlerin de
ataları şehit düşmedi mi?
İsteyen istediği yere konuşlanıp “burası benim” diyemez. Gücüne
güvenerek denizi doldurup, “cezası neyse öderiz, bu ülkede bu işler
böyle yürüyor, nasıl olsa izin alırız” diyen Holding yetkilisi, nasıl
oluyor da böyle talihsiz bir açıklama yapabiliyor.
Sizce MNG Holding bu ödülü haketti mi? Benim düşüncem ortada,
kesinlikle haksız bir ödüldü. Eğer adalet bu ülkede gerçekten işliyor
ise MNG holdig ağır bir ceza almalı otel yapımı ise durdurulmalıdır.
Ülkemizde yağmacılar ve peşkeşçiler ortak çalışırken Devletin vekil
koltuğunu süsleyerek milyonları götürüp milliyetçi geçinen zihniyetler
bu olaylara neden sessiz kalıyorlar? Eğer bu ülkede her şey bu kadar
kolaysa, insanlar bir yere konuşlanıp “burası benim” diyerek
sahiplenebiliyorlarsa, yıllarca bu ülkede ezilen kesim olarak
çalışmış, hayatları boyunca emek verip ancak bir gecekondu sahibi
olabilmiş kişilerin evleri neden ellerinden alınarak başlarına
yıkılıyor? Tek bir gecekondu bile bırakmayacağını söyleyen,
güzelleştirme adı altında lâlelerle göz boyayan zihniyetler, bugün
ormanları katlederek doğanın güzelliklerini yok eden denizlerimizi
yağmalayanlara adeta teşekkür ödülü veriyor. Bu ne çelişki?!... Adalet
ve Kalkınma Partisi’nin adaleti sadece gariban halka mı işliyor?
Haydi Türkiye uyan artık! Yerel seçimler de yaklaşırken bu
çirkinlikleri lütfen göz ardı etmeyelim. Adaletsizce uygulanan
rezaletleri hiç kimse unutmamalı…
Ben kendi adıma çevrecilerin başlattıkları yasal eylemlere tüm
yüreğimle katılıyor, bütün gücümle destekliyorum. Para ve rant uğruna
ülkemizin doğal güzelliklerini katledenleri ve bu holdinglere peşkeş
çekenleri kınıyorum.
Suyu ısınanlar unutmamalı: Oyun bittiğinde şah da piyon da aynı kutuya
girer!
NELER OLUYOR BİZLERE
(21.04 2008)
Ülkemizde giderek artan bizlere neler oluyor dedirten şiddet olayları
ile çok sık karşılaşmaya başladık. Son dönemlerde yaşanan siyasi
sorunlara o kadar kendimizi kaptırmışız ki, günlük hayatımızda
yaşadığımız şiddet dolu toplumsal olayları normal karşılamaya ve
görmezden gelmeye başladık. Artık duyduğumuz hiçbir şey bizleri
şaşırtmıyor. Her gün izlediğimiz haber programlarının neredeyse yarısı
şiddet haberlerinden oluşuyor. Kredi kartı borcu yüzünden cinnet
geçirip evladını öldüren babalar, intihar edenler, annelerine kıyan
evlatlar, kardeşlerini katledenler, birçoğu Güneydoğu’da olmak üzere
işlenen namus ve kan davası cinayetleri, henüz hayata gözlerini
açamadan sokaklara terkedilen bebekler, trafikte yaşanan yol verme
kavgaları, SSK ve banka kuyruklarında çıkan lüzumsuz tartışmalar
derken, üniversitelerde çıkan çatışmalar ise ilkokullara kadar uzandı
ve daha niceleri…
Neler oluyor bizlere? Ülkemizde her geçen gün artarak devam eden
şiddet olayları bizleri gerçekten endişelendirmeli, çünkü şiddet
günümüzde bir sorun çözme haline gelmiştir. Uzmanlara göre şiddetin en
önemli iki nedeni; SEVGİSİZLİK ve EĞİTİMSİZLİK. Bugünün çocuklarının
böyle bir ortamda büyüdüğünü ve geliştiğini düşünecek olursak, bizleri
gelecekte çok daha vahim sonuçların beklediği açıkça görülmektedir.
Yaşanan bu şiddet dolu olaylardan çocukların etkilenmemesi ve
gelecekte yaşanacak sorunların büyük bir bölümünün önlenmesi adına
toplum olarak bizlere, özellikle de ailelere çok büyük sorumluluklar
düşmektedir. Unutulmamalıdır ki sevgi ve eğitim, bir çocuğun
ailesinden alabileceği en önemli iki şeydir.
Sevgi; kabullenme, koruma, kollama ve sevecenlik gibi bütün olumlu
duyguları içerir. Eğitim ise; öğretilen her şeyi, verilen bilgileri,
becerileri, yasakları, kuralları, değer yargılarını, görgü kurallarını
ve insanın sosyalleşmesi için gerekli olan tüm toplumsal değerleri
kapsar. Pedagogların bir bölümü, ruh yapısı bozulmamış, hem fiziksel
hem psikolojik olarak sağlıklı büyüyen çocukların temeli sağlam, en
güçlü depremde bile yıkılmadan ayakta durabilen binalara
benzetmektedirler. Öfke ve şiddetten uzak daha sağlıklı nesiller
yetiştirebilmek için atılması gereken önemli adımlardan biri de,
çocukların mümkün olduğunca televizyon ekranları başında daha az vakit
geçirmelerini sağlayabilmektir. Bugün dünyada en çok televizyon
izleyen ülkeler sıralamasında Türkiye 4. sırada yer almaktadır.
Ne yazık ki, izleyici kitlesinin ciddi bir bölümü çocuklardan
oluşuyor. Günümüzün çocukları vakitlerinin büyük bir kısmını
televizyon izleyerek veya bilgisayar başında şiddet içerikli
bilgisayar oyunları oynayarak geçiriyorlar. Oysa ailelerin dikkate
alması gereken bir konu bugünün çizgi filmleri bile şiddet içerikli,
aşırı abartılı ve kişisel hakaretlerden oluşması. Çağın hastalığı
internet tutkusu çocukları öylesine sarmış ki, oyun parkları yerine
internet cafeler dolup taşıyor. İşte burada ise yetkililere çok büyük
bir sorumluluk düşüyor. Her mahallede bir oyun parkı olması
gerekirken, oyun parkları yok denecek kadar az. Üzülerek söylüyorum,
çocukların özgürce koşup oynayabilecekleri kadar ne yeşil alan ne de
oyun parkları var, arada unutulmuş olan boş alanları da beton
duvarlara dönüştürebilmek adına Belediyeler hiç vakit kaybetmiyorlar.
Sizlere kendi mahallemden bir örnek vereyim: İki tane çocuk parkı
vardı, bir tanesi şimdi otopark oldu, öbürüne ise bina inşaatı
yapılıyor. Bilinçsizce kullanılan yeşil alanlar, önemsenmeyerek
kaldırılan oyun parkları, çocukları adeta apartman katlarına mahkûm
ediyor. Sizce bugünün çocuklarını apartman katlarına mahkum eden
çıkarcı zihniyetler gelecekte yaşanacak olaylarda kendilerinin de payı
olduğunu düşünerek suçluluk duygusu hissetmeyecekler mi?.. Bir de
bizlerin çocukluklarını hatırlayalım…. Akşam olup da sokak lambaları
yanıncaya kadar özgürce, korkusuzca oynardık. Düşününce günümüzün
çocukları adına daha teknolojik bir çağda yaşadıkları için sevinmeli
miyiz, yoksa bizlerin yaşadığı çocukluğu, çocukluklarını özgürce
yaşayamadıkları için üzülmeli miyiz? Bugün yaşanan şiddet olayları ile
gelecekte daha az karşılaşabilmek adına kaybetmeye başladığımız sevgi,
saygı ve hoşgörü anlayışımıza sımsıkı sarılalım.
Sizlere kavgasız, gürültüsüz, öfkesiz, kinsiz, savaşsız, barış dolu,
dostluğun ve kardeşliğin varolduğu, sevginin ve hoşgörünün eksik
olmadığı bir dünya diliyorum.
Geçmişini hatırlamayan geleceğini hayal bile edemez…
(15.04 2008)
Çoğu insanın birbirini tanımasının mümkün olmadığı bu şehirde,
binlerce Amasyalı yaşamakta… Ne mutlu bize ki, artık bu elinizde
tuttuğunuz gazete ile, biz Amasyalıları bir araya getiren, ortak fikir
ve düşüncelerimizi paylaşabileceğimiz, bir gazetemiz var…
Biz Amasyalılar için gerçekten önemli olacağını düşündüğüm böyle bir
gazetede sizlere yazıyor olmaktan dolayı son derece mutluyum…
Bu ilk yazımda sizlere kendi köyümden ve köylülerimin, İstanbul gibi
bir metropolde bir birlerine olan bağlılıklarından söz etmek
istiyorum… Biraz da izninizle kendimden…
***
Ben, Amasya merkeze bağlı Karaçavuş köyünde 1979’da dünyaya gelmişim.
Çocukluğum, yani hayatımın en güzel yılları bu köyde geçti…
Köyüm, Yeşilırmak’ın kenarında, Amasya’ya 45 km uzaklıktadır…
Köyümüze ilkokul, 1960 yılında açılmış… Köylülerimin, gurur duyduğum
bir yönü, çağdaş, Atatürkçü, yeniliklere açık olmaları ve eğitime önem
vermeleridir.
Eğitim geçmişten bugüne köylülerimiz için vazgeçilmez bir etkinlik
olmuştur. Büyüklerimin bizlere anlattığı, bu okul gündüzleri biz
küçükleri eğitirken, geceleri de, köyümüzün kadınları okuma yazma
kurslarına katılmıştır.. Benimde küçüklüğümden hatırladığım, annemin
okumayı öğrenmek için bu gece kurslarına katılmasıdır..
Pek çoğunuz için belki önemsiz gibi duran bu olay, aslında bugünün
kentlerinde kadının toplumdaki yeri dikkate alındığında, köylülerimin
bunu yıllar öncesinden başlatmasının önemi biraz daha ortaya çıkar..
Ve bu olay bizler için mutluluk vericidir…
Oğuzların, Kayı boyundan geldiği bilinen köyümüz, günümüzde de Türk
gelenek ve göreneklerini en güzel şekilde yaşatmaktadır…Köylülerimizin
misafirperverliği ve yardımseverliği, bugün şehirlerde yaşayan biz
gençlere örnek oluşturmaktadır…
Köyümüz, 70’li yıllardan itibaren göç vermiştir. Bugün köy halkının
önemli bir bölümü İstanbul’da yaşamaktadır.
Köylülerimiz milyonlarca insanın yaşadığı bu şehirde, hayatın ucundan
tutunmaya çalışırken gelenek ve göreneklerini, adetlerini,
kültürlerini, semahlarını, türkülerini, hiç unutmadan bugünlere
taşımışlardır.
İstanbul’un Okmeydanı semtinde yer satın alarak, kendilerine tıpkı
köylerindeki gibi birlik ve beraberlik çatısı oluşturmuşlardır. Bu
büyük metropolde sadece bir avuç Karaçavuşluyuz… Ama sanki bir
orduymuşuz gibi birbirimize kenetlenip üzüntülerimizde hep beraber
ağladık, sevinçlerimizde de hep beraber güldük…
Biz gençler büyüklerimizden aldığımız, birlik ve beraberlik örneği
ile, onların kanatları altında, gençlik kollarımızı oluşturduk…
Ben, gençlik kollarının başkanlığını yürütmekteyim… Gençlik
kollarımız, bu mayıs ayında 5. yılını dolduruyor… Ve her ayın ikinci
haftasında düzenli olarak kendi lokalimizde toplantılarını yapıyor…
Bunun dışında, tiyatro, sinema gibi sosyal aktivitelere katılıyor,
gezi düzenliyoruz.
Ben bu ilk yazımda, küçük bir köy halkının köyden başlayıp, büyük bir
kentte devam eden hikayesini kısaca aktarmaya çalıştım..
Biz İstanbul’da yaşayan Karaçavuşlular, tek amacımız, büyük bir kentte
birbirinden hiç kopmadan, bir arada kalabilmek, köyümüzün,
kültürümüzün zenginliklerinden yararlanıp, onları simgeselde olsa
yaşatıp, bizden sonraki, nesillere taşıyabilmektir…
Bu kendi hikayemizden yola çıkarak, İstanbul’da yaşayan tüm
Amasyalılarında, doğdukları yerleri unutmadan, kendi kültürlerine
sahip çıkmalarının çok önemli olduğunu düşünüyorum…
Umuyorum ki, şu koca İstanbul’da kaybolmadan, bir Amasyalılık ortak
kültürü oluşturabiliriz…
|