ANASAYFA

  Reyhan ÖZDEMİR    

reyhanozdemiramasyali@hotmail.com

 

ŞEHZADELER ŞEHRİ AMASYA

(01.06.2008)
Anadolu'nun en eski yerleşim yerlerinden olan Amasya, belki de anlatılması en zor şe-hirlerden biri. 7500 yıllık tarihi ile kültür başkenti olmaya aday bir şehir.
Eski tarihte Harşena adı ile anılan Amasya, Hititlerden Perslere, Romalılardan Osman-lılara kadar çok farklı medeniyetleri ağır-lamıştır.
Fatih Sultan Mehmet ve Yıldırım Beyazıd gibi 12 Osmanlı padişahı şehzadeliklerini Amasya'da yaptıkları için, Amasya'ya “Şeh-zadeler Şehri” de denmektedir.
Dünya tarihinde önemli bir yere sahip ol-masıyla beraber Amasya Genelgesi gibi tarihsel açıklamalara ve çok önemli karar-ların alınmasına tanıklık etmiştir.
* * *
Geçmişten bugünlere taşıdığı tarihi ve kül-türel yapısı ile insanı büyüleyen bu şehrin bir başka özelliği ise, tam bir sevda mem-leketi olmasıdır.
Hepimizin bildiği gibi Ferhat ile Şirin'in ya-şadığı o büyük sevdaya dağları ile, taşları ile Amasya tanıklık etmiştir. Sonu her ne kadar hüzünle bitse de bu öykü Amasya'yı diğer illerden ayıran çok önemli bir özellik olarak da bilinmektedir.
* * *
Amasya'nın doğusunda Şirin için dağları delen Ferhat'tan adını alan Ferhat Dağı, batısında ise Kırklar Dağı bulunuyor. Bu iki dağın arasından eşsiz güzelliği ve yemyeşil edası ile Yeşilırmak geçiyor. Yeşilırmak kıyı-larını ise tarihi ve görkemi ile Yalıboyu evleri süslemektedir. Bütün bunların yanı sıra, Amasya'nın saymakla bitmeyecek tarihi ve turistik yerleri arasında, Ferhat'ın Şirin'e ka-vuşmak için kazdığı su kanalları, kral kaya mezarları, eşsiz kaplıcalar, tarihi hamamlar, müzeler, camiler ve o muhteşem görüşü ile Borabay Gölü görülmeye değer ve ka-çırılmaması gereken önemli yerler arasında gösterilmektedir.
Tabi bütün bunları saymışken, Amasya'nın ününe ün katan eşsiz görünüşü ve tadı ile hiçbir yerde eşine rastlayamayacağınız “misket elması”nı unutmak olmaz.
Yani sizlerin de bildiği gibi Amasya öyle bir şehir ki, bir köşe yazısı ile anlatılması mümkün değil. İçinde her şeyden fazlasıyla var… Tarih, kültür, sanat, aşk ve daha birçok şey….
Ben bu kadar mozaiği içinde barındıran Amasya'yı, Amasya'da yaşamayan bir Amasyalı olarak sizlere anlatmaya çalıştım.
Ümit ediyorum ki, anlatırken bile bende özlem duygusu uyandıran Amasya, henüz gidip görmeyenler arasında da merak duygusu uyandırabilmiştir…

 

 


Dayanağı zayıf bir iddia…


O bir dönemin adından sıkça söz ettiren saygın siyasetçilerinden biriydi. Geçmişte SHP, CHP gibi partilerde milletvekilliğinin yanı sıra Kültür Bakanlığı ve Parti Genel Sekre-terliği yapmış bir isimdir. Sizlere şimdilerde Birgün Gazetesi'nin köşe yazarlığını üstlenmiş bir kişi olan Fikri Sağlar'dan bahsediyorum.
Geçtiğimiz hafta Birgün Gazetesi'nde yayın-lanan köşe yazısında ortaya attığı bir iddia gündeme damgasını vurdu.
İddia hukuksal bir boyut aldığı için detay-larına çok değinmek istemiyorum. Zaten gündemi takip edenler, bu iddianın içeriğini de biliyor. Benim değinmek istediğim konu, iddi-anın kendinden ve Fikri Sağlar'ın yazısından çok bu iddianın kaynağı… Neden mi? Kaynağı! Çünkü, kaynağı bence ilginç…
Fikri Sağlar, bu iddiasına kaynak olarak, AKP'li bir hukukçuyu gösteriyor.
Kaynağı şüpheli bu iddia ne yazık ki Fikri Sağ-lar'ın hukuksal açıdan uzun bir süre uğraştıra-cağa benziyor.
Sayın Sağlar gibi geçmişi parlak, bu ülkede medyaya yansımış olan önemli yolsuzluklara kafa tutmuş, bununla ilgili bir koalisyon hükü-metini çökertmiş, başarılı siyaset hayatının yanı sıra aydın düşünce ve fikirleri ile örnek olmuş bir kişi, nasıl böyle kaynağı yetersiz bir yazıyı kaleme alır, anlaşılır gibi değil…
Ben Fikri Sağlar'ın bu konuda yanıltılığını düşünüyorum. Ve Fikri Sağlar'ı yanıltmaya çalışanların amacının orduyu yıpratmak olduğu kanaatindeyim. Bu tür iddiaların bu kadar kolay yazılmasını doğru bulmuyorum.
Unutulmamalıdır ki, laik demokratik hukuk anlayışı ile yönetilen bir ülkede, kanunlara göre bir suçun işlenmiş olmasının doğruluğu ispatlanana kadar herkes suçsuzdur ve cezalandırılamaz.
Fikri Sağlar, bu olayın doğruluğunu kanıtlayan bir belgesi varsa çıkarmalıdır. Yoksa, sadece yıprattığı ile kalacaktır.
 

1 Mayıs’ta İstanbul Ağladı
(14.05 2008)


1977’den bugüne 30 yıl geçmiş ama görünen o ki, zihniyetler hiç değişmemiş.
Utanç verici olay ve görüntülerle bir işçi bayramı daha geride kaldı. İnsan haklarından, hukuktan, özgürlükten, demokrasiden bahseden iktidar, ne yazık ki karanlık yüzünü bir kez daha gösterdi. Ülkemizin emekçilerine adeta güç ve gövde gösterisi yapan AKP’ye İstanbul polisi az geldi. Çeşitli illerden 5.000 polis daha seferber edildi. Bir hafta öncesinden başlayan, sendikalarla ile hükümet arasındaki gerginlik giderek tırmandı ve son güne dayandı. Hükümet geri adım atmadı, oysa sendikaların 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak istemeleri çok doğaldı.
AKP’nin diretmeci tavrına ve inadına kimse anlam veremezken, son sözü söyleyen Erdoğan, illegal örgütlerin olay çıkarmaya hazırlandıklarına dair ihbar aldıklarını açıklamakla yetindi.
1 Mayıs günü geldi kapıya dayandı. O gün sanki olağanüstü hal vardı. Tüm yollar kapatılmış, otobüsler kaldırılmış, metro ve deniz seferleri iptal edilmişti. Bütün bunları yaparken yine bir şeyleri düşünememişlerdi! O gün işyerlerinin çoğu açık, okulların ise sadece bir kısmı kapalıydı. Sabahın ilk ışıkları ile şehri kuşatan polis ve asker, adeta 11 Eylül havası yarattı. Oysa sadece bir bayram sabahıydı. Ellerinde karanfillerle yürüyüşe geçen işçiler neye uğradıklarını şaşırdılar. Devletin polisi tam donanımlı savaşa hazırlanmış gibi onların yapacağı en küçük hatayı bekliyordu. Karşılarındaki emekçileri düşman gibi görmek için emir almışlarcasına tek bir hareketlenme bile olmamıştı ki, işçi grubunun arasına dalan polis, coplar ve biber gazları ile saldırıya geçti.
Öte yandan ÖDP’nin il merkezini basan polis, 30’a yakın insanı gaz bombası ve plastik mermilerle yaraladı. Bir başka polis grubu ise, yürüyüşe geçmeye hazırlanan ve DİSK’in binası önünde toplanan işçilere müdahale etti. DİSK binası içine sıkıştırılan onlarca kişinin üzerine gaz bombaları yağdıran polis, ölümle burun buruna gelen insanları umursamadı bile. DİSK Genel Sekreteri; içeride zehirlenenler olduğunu, buna rağmen dışarı bile çıkmalarına izin verilmediğini açıkladı. Hızını alamayan polis, hastanelerin acil servislerine bile gaz bombaları atarak, yaşlıların ve çocukların büyük zarar görmelerine neden olmuştur. Ortalık adeta savaş alanı gibiydi; turistler, gazeteciler, sıradan insanlar, bile polisin korkunç şiddetine maruz kalmışlardır.
Aradan 1 haftadan fazla zaman geçmesine karşın halâ yankıları süren olayda, 1 Mayısı işçiye zehir eden ikdidar, polisin kullanmasına izin verdiği Gaz bombalarıyla bütün İstanbul’u ağlattı…
Kadın-erkek sayısız insan yaralanmış, zehirlenmiş, 500’den fazla insan gözaltına alınmışken, Celalettin Cerrah’ın günün sonunda yaptığı açıklama; “İstanbul’da olumsuz bir olay yaşanmadı” oldu.
Ortada bir olay yok ise, bu olup bitenler nedir sizce? Olay var demek için, 34 kişinin daha yaşamını yitirmesi mi gerekiyordu? Açıkça görülmektedir ki, hükümet bir krizi daha yönetememiştir. Görevleri halkın can güvenliğini sağlamak olanlar aksi davranış sergilemiş halkın can güvenliğini tehlikeye atarak büyük korku ve panik yaşanmasına neden olmuşlardır. Bütün bu yaşanan insanlık dışı eylemlerin hesabını kim verecek?
İstanbul Emniyet Müdürü ve İstanbul Valisi bütün bu yaşananların sorumlusu olarak istifası isteniyor… Aslında hükümet istifa etse, sorun kökten çözülecek, fakat şimdilik bunun mümkün olmadığını hepimiz biliyoruz.
Tüm sendikaları ve emekçileri kutluyorum. Sendikalardan kimse oyuna gelmedi, çünkü bu kez provokatörler belliydi. Bir 1977 vakası daha yaşanabilirdi…
Bunu polis değil, sendikaların ve işçilerin sağduyulu yaklaşımları önledi.

 

 

MNG Holding bu ödülü hak etti mi?

(29.04 2008)


 

Son bir haftadır bu haberle çevreciler ayaklandı. Muğla’nın Güllük Körfezi’nde Çomça Koyu’nda yaşanan rezalet, bu ülkenin halkının ciddi bir bölümünün Devlete ve adalete olan güven duygusunu sarsan türdendi. Muğla’da ormanı katlederek bir turistik otel yapan MNG Holding, denizi de yağmalayarak iskele yaptı. Otel yapımında çıkan moloz yığınlarını, ve tonlarca hafriyatı insafsızca bir ay süreyle izinsiz denize doldurdu. Her ne hikmetse, bu olayı kimse duymadı, görmedi!.. Ancak bir ay sonra, olayın ortaya çıkmasının ardından iş makineleri bağlanan, bu holdinge sadece 21.500 YTL para cezası verildi. Tüm çevrecileri ve bizleri şok eden bu skandal bunlarla da sınırlı kalmadı ve MNG Holding A.Ş. “Turizm Haftası” nedeniyle turizme katkılarından dolayı Devlet tarafından ödüllendirildi. Bu ödülü MNG Holding’e kimlerin layık gördüğü ise açıkça ortadadır. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin adaleti bizim adalet anlayışımızdan farklı çalışmaktadır.
Çok geçmedi, bundan sadece birkaç yıl önce (hemen hatırlayacaksınız) Gaziantep’te baklava çalan bir çocuk 22 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Hemen ardından bir olay daha gerçekleşmiş ve bu olayda da sadece 1 YTL gasp eden 6 çocuk, 11’er ile 22’şer yıl hapis cezası almışlardı.
İnanılır gibi değil ama bu olaylar bizim ülkemizde yaşandı. Peki… MNG Holding’in olayı da bu ülkede yaşanmıyor mu? Ülkemizin ormanlarını acımasızca kendi çıkarları için katledip doğal güzellikleri yok ederek denizlerimizi yağmalayanlar, nasıl oluyor da sadece 21.500 YTL para cezası alıyorlar?.. Bu nasıl bir adalet anlayışı? Bu ülke hepimizin ve sahipsiz değildir. Her santimi kanla alınan bu topraklarda bizlerin de ataları şehit düşmedi mi?
İsteyen istediği yere konuşlanıp “burası benim” diyemez. Gücüne güvenerek denizi doldurup, “cezası neyse öderiz, bu ülkede bu işler böyle yürüyor, nasıl olsa izin alırız” diyen Holding yetkilisi, nasıl oluyor da böyle talihsiz bir açıklama yapabiliyor.
Sizce MNG Holding bu ödülü haketti mi? Benim düşüncem ortada, kesinlikle haksız bir ödüldü. Eğer adalet bu ülkede gerçekten işliyor ise MNG holdig ağır bir ceza almalı otel yapımı ise durdurulmalıdır.
Ülkemizde yağmacılar ve peşkeşçiler ortak çalışırken Devletin vekil koltuğunu süsleyerek milyonları götürüp milliyetçi geçinen zihniyetler bu olaylara neden sessiz kalıyorlar? Eğer bu ülkede her şey bu kadar kolaysa, insanlar bir yere konuşlanıp “burası benim” diyerek sahiplenebiliyorlarsa, yıllarca bu ülkede ezilen kesim olarak çalışmış, hayatları boyunca emek verip ancak bir gecekondu sahibi olabilmiş kişilerin evleri neden ellerinden alınarak başlarına yıkılıyor? Tek bir gecekondu bile bırakmayacağını söyleyen, güzelleştirme adı altında lâlelerle göz boyayan zihniyetler, bugün ormanları katlederek doğanın güzelliklerini yok eden denizlerimizi yağmalayanlara adeta teşekkür ödülü veriyor. Bu ne çelişki?!... Adalet ve Kalkınma Partisi’nin adaleti sadece gariban halka mı işliyor?
Haydi Türkiye uyan artık! Yerel seçimler de yaklaşırken bu çirkinlikleri lütfen göz ardı etmeyelim. Adaletsizce uygulanan rezaletleri hiç kimse unutmamalı…
Ben kendi adıma çevrecilerin başlattıkları yasal eylemlere tüm yüreğimle katılıyor, bütün gücümle destekliyorum. Para ve rant uğruna ülkemizin doğal güzelliklerini katledenleri ve bu holdinglere peşkeş çekenleri kınıyorum.
Suyu ısınanlar unutmamalı: Oyun bittiğinde şah da piyon da aynı kutuya girer!
 

 

 

NELER OLUYOR BİZLERE

(21.04 2008)


Ülkemizde giderek artan bizlere neler oluyor dedirten şiddet olayları ile çok sık karşılaşmaya başladık. Son dönemlerde yaşanan siyasi sorunlara o kadar kendimizi kaptırmışız ki, günlük hayatımızda yaşadığımız şiddet dolu toplumsal olayları normal karşılamaya ve görmezden gelmeye başladık. Artık duyduğumuz hiçbir şey bizleri şaşırtmıyor. Her gün izlediğimiz haber programlarının neredeyse yarısı şiddet haberlerinden oluşuyor. Kredi kartı borcu yüzünden cinnet geçirip evladını öldüren babalar, intihar edenler, annelerine kıyan evlatlar, kardeşlerini katledenler, birçoğu Güneydoğu’da olmak üzere işlenen namus ve kan davası cinayetleri, henüz hayata gözlerini açamadan sokaklara terkedilen bebekler, trafikte yaşanan yol verme kavgaları, SSK ve banka kuyruklarında çıkan lüzumsuz tartışmalar derken, üniversitelerde çıkan çatışmalar ise ilkokullara kadar uzandı ve daha niceleri…
Neler oluyor bizlere? Ülkemizde her geçen gün artarak devam eden şiddet olayları bizleri gerçekten endişelendirmeli, çünkü şiddet günümüzde bir sorun çözme haline gelmiştir. Uzmanlara göre şiddetin en önemli iki nedeni; SEVGİSİZLİK ve EĞİTİMSİZLİK. Bugünün çocuklarının böyle bir ortamda büyüdüğünü ve geliştiğini düşünecek olursak, bizleri gelecekte çok daha vahim sonuçların beklediği açıkça görülmektedir. Yaşanan bu şiddet dolu olaylardan çocukların etkilenmemesi ve gelecekte yaşanacak sorunların büyük bir bölümünün önlenmesi adına toplum olarak bizlere, özellikle de ailelere çok büyük sorumluluklar düşmektedir. Unutulmamalıdır ki sevgi ve eğitim, bir çocuğun ailesinden alabileceği en önemli iki şeydir.
Sevgi; kabullenme, koruma, kollama ve sevecenlik gibi bütün olumlu duyguları içerir. Eğitim ise; öğretilen her şeyi, verilen bilgileri, becerileri, yasakları, kuralları, değer yargılarını, görgü kurallarını ve insanın sosyalleşmesi için gerekli olan tüm toplumsal değerleri kapsar. Pedagogların bir bölümü, ruh yapısı bozulmamış, hem fiziksel hem psikolojik olarak sağlıklı büyüyen çocukların temeli sağlam, en güçlü depremde bile yıkılmadan ayakta durabilen binalara benzetmektedirler. Öfke ve şiddetten uzak daha sağlıklı nesiller yetiştirebilmek için atılması gereken önemli adımlardan biri de, çocukların mümkün olduğunca televizyon ekranları başında daha az vakit geçirmelerini sağlayabilmektir. Bugün dünyada en çok televizyon izleyen ülkeler sıralamasında Türkiye 4. sırada yer almaktadır.
Ne yazık ki, izleyici kitlesinin ciddi bir bölümü çocuklardan oluşuyor. Günümüzün çocukları vakitlerinin büyük bir kısmını televizyon izleyerek veya bilgisayar başında şiddet içerikli bilgisayar oyunları oynayarak geçiriyorlar. Oysa ailelerin dikkate alması gereken bir konu bugünün çizgi filmleri bile şiddet içerikli, aşırı abartılı ve kişisel hakaretlerden oluşması. Çağın hastalığı internet tutkusu çocukları öylesine sarmış ki, oyun parkları yerine internet cafeler dolup taşıyor. İşte burada ise yetkililere çok büyük bir sorumluluk düşüyor. Her mahallede bir oyun parkı olması gerekirken, oyun parkları yok denecek kadar az. Üzülerek söylüyorum, çocukların özgürce koşup oynayabilecekleri kadar ne yeşil alan ne de oyun parkları var, arada unutulmuş olan boş alanları da beton duvarlara dönüştürebilmek adına Belediyeler hiç vakit kaybetmiyorlar.
Sizlere kendi mahallemden bir örnek vereyim: İki tane çocuk parkı vardı, bir tanesi şimdi otopark oldu, öbürüne ise bina inşaatı yapılıyor. Bilinçsizce kullanılan yeşil alanlar, önemsenmeyerek kaldırılan oyun parkları, çocukları adeta apartman katlarına mahkûm ediyor. Sizce bugünün çocuklarını apartman katlarına mahkum eden çıkarcı zihniyetler gelecekte yaşanacak olaylarda kendilerinin de payı olduğunu düşünerek suçluluk duygusu hissetmeyecekler mi?.. Bir de bizlerin çocukluklarını hatırlayalım…. Akşam olup da sokak lambaları yanıncaya kadar özgürce, korkusuzca oynardık. Düşününce günümüzün çocukları adına daha teknolojik bir çağda yaşadıkları için sevinmeli miyiz, yoksa bizlerin yaşadığı çocukluğu, çocukluklarını özgürce yaşayamadıkları için üzülmeli miyiz? Bugün yaşanan şiddet olayları ile gelecekte daha az karşılaşabilmek adına kaybetmeye başladığımız sevgi, saygı ve hoşgörü anlayışımıza sımsıkı sarılalım.
Sizlere kavgasız, gürültüsüz, öfkesiz, kinsiz, savaşsız, barış dolu, dostluğun ve kardeşliğin varolduğu, sevginin ve hoşgörünün eksik olmadığı bir dünya diliyorum.
 

 


Geçmişini hatırlamayan geleceğini hayal bile edemez…

(15.04 2008)



 Çoğu insanın birbirini tanımasının mümkün olmadığı bu şehirde, binlerce Amasyalı yaşamakta… Ne mutlu bize ki, artık bu elinizde tuttuğunuz gazete ile, biz Amasyalıları bir araya getiren, ortak fikir ve düşüncelerimizi paylaşabileceğimiz, bir gazetemiz var…
Biz Amasyalılar için gerçekten önemli olacağını düşündüğüm böyle bir gazetede sizlere yazıyor olmaktan dolayı son derece mutluyum…
  Bu ilk yazımda sizlere kendi köyümden ve köylülerimin, İstanbul gibi bir metropolde bir birlerine olan bağlılıklarından söz etmek istiyorum… Biraz da izninizle kendimden…
***
  Ben, Amasya merkeze bağlı Karaçavuş köyünde 1979’da dünyaya gelmişim. Çocukluğum, yani hayatımın en güzel yılları bu köyde geçti…
  Köyüm, Yeşilırmak’ın kenarında, Amasya’ya 45 km uzaklıktadır…
Köyümüze ilkokul, 1960 yılında açılmış… Köylülerimin, gurur duyduğum bir yönü, çağdaş, Atatürkçü, yeniliklere açık olmaları ve eğitime önem vermeleridir.
  Eğitim geçmişten bugüne köylülerimiz için vazgeçilmez bir etkinlik olmuştur. Büyüklerimin bizlere anlattığı, bu okul gündüzleri biz küçükleri eğitirken, geceleri de, köyümüzün kadınları okuma yazma kurslarına katılmıştır.. Benimde küçüklüğümden hatırladığım, annemin okumayı öğrenmek için bu gece kurslarına katılmasıdır..
  Pek çoğunuz için belki önemsiz gibi duran bu olay, aslında bugünün kentlerinde kadının toplumdaki yeri dikkate alındığında, köylülerimin bunu yıllar öncesinden başlatmasının önemi biraz daha ortaya çıkar.. Ve bu olay bizler için mutluluk vericidir…
  Oğuzların, Kayı boyundan geldiği bilinen köyümüz, günümüzde de Türk gelenek ve göreneklerini en güzel şekilde yaşatmaktadır…Köylülerimizin misafirperverliği ve yardımseverliği, bugün şehirlerde yaşayan biz gençlere örnek oluşturmaktadır…
  Köyümüz, 70’li yıllardan itibaren göç vermiştir. Bugün köy halkının önemli bir bölümü İstanbul’da yaşamaktadır.
  Köylülerimiz milyonlarca insanın yaşadığı bu şehirde, hayatın ucundan tutunmaya çalışırken gelenek ve göreneklerini, adetlerini, kültürlerini, semahlarını, türkülerini, hiç unutmadan bugünlere taşımışlardır.
  İstanbul’un Okmeydanı semtinde yer satın alarak, kendilerine tıpkı köylerindeki gibi birlik ve beraberlik çatısı oluşturmuşlardır. Bu büyük metropolde sadece bir avuç Karaçavuşluyuz… Ama sanki bir orduymuşuz gibi birbirimize kenetlenip üzüntülerimizde hep beraber ağladık, sevinçlerimizde de hep beraber güldük…
  Biz gençler büyüklerimizden aldığımız, birlik ve beraberlik örneği ile, onların kanatları altında, gençlik kollarımızı oluşturduk…
  Ben, gençlik kollarının başkanlığını yürütmekteyim… Gençlik kollarımız, bu mayıs ayında 5. yılını dolduruyor… Ve her ayın ikinci haftasında düzenli olarak kendi lokalimizde toplantılarını yapıyor…
Bunun dışında, tiyatro, sinema gibi sosyal aktivitelere katılıyor, gezi düzenliyoruz.
  Ben bu ilk yazımda, küçük bir köy halkının köyden başlayıp, büyük bir kentte devam eden hikayesini kısaca aktarmaya çalıştım..
  Biz İstanbul’da yaşayan Karaçavuşlular, tek amacımız, büyük bir kentte birbirinden hiç kopmadan, bir arada kalabilmek, köyümüzün, kültürümüzün zenginliklerinden yararlanıp, onları simgeselde olsa yaşatıp, bizden sonraki, nesillere taşıyabilmektir…
  Bu kendi hikayemizden yola çıkarak, İstanbul’da yaşayan tüm Amasyalılarında, doğdukları yerleri unutmadan, kendi kültürlerine sahip çıkmalarının çok önemli olduğunu düşünüyorum…
Umuyorum ki, şu koca İstanbul’da kaybolmadan, bir Amasyalılık ortak kültürü oluşturabiliriz…